istanbul escort cayhouseadmin, Author at Çay House
  • Bize Ulaşın: 0553 336 87 55
  • Mail : info@cayhouse.com.tr

Author Archive cayhouseadmin

Risale-i Nur Okumanın İnsana Faydaları Nelerdir?

Sorunuzu iki şıkta cevaplamak gerekiyor. BirincisiRisale-i Nur okumanın dünyevi faydaları, diğeri iseRisale-i Nur okumanın uhrevi faydalarıdır.

Dünyevi faydalar şunlardır:

1. Rızıkta bereket.
2. Kalbde rahat ve sürur.
3. Maişette suhûlet.
4. İşlerinde muvaffakiyet.
5. Talebelik faziletini almakla bütün Risale-i Nur talebelerinin has dualarına hissedar olmaktır.

Uhrevi faydalar ise şunlardır:

1. En mühim bir mücahede olan ehl-i dalâlete karşı mânen mücahede etmektir.
2. Üstad’ına neşr-i hakikat cihetinde yardım suretiyle hizmet etmektir.
3. Müslümanlara iman cihetinde hizmet etmektir.
4. Kalemle ilmi tahsil etmektir.
5. Bazan bir saati bir sene ibadet hükmüne geçen, tefekkürî olan bir ibadeti yapmaktır.

Ayrıca Nur talebesi olmanın iki mühim neticesi de vardır. Bunlar:

1. Âyât-ı Kur’âniyenin işaretiyle, imanla kabre girmektir. (1)
2. Bütün şakirtlerin mânevî kazançlarına, Nur dairesindeki şirket-i mâneviye sırrıyla, umum onların hasenatlarına hissedar olmaktır. (2)

Son olarak yeni firmamız olan pimapen tamir sayfamızıda ziyaret ederseniz bizi çok mutlu edersiniz.

Dipnotlar:

(1) bk. Risale-i Nur talebeleri cennetlik midir?

(2) bk. Emirdağ Lahikası-I, (142. Mektup)

Kaynak: www.sorularlarisale.com

Risale-i Nurları okuyoruz ama anlayamıyoruz; bu konuda tavsiyeleriniz nelerdir?

Zaman zaman bana bu soruyu soran kişilere, latife olsun diye şöyle diyorum:

“Madem ki okuyarak anlamıyorsunuz, öyle ise okumaya okumaya anlamaya çalışınız!..”

Bu asırda en yüksek bir hakikat-i Kur’anîye, en büyük bir ders-i imaniye olan Risale-i Nur’un akıl ve dimağlarda yerleşmesi; ciddi bir talim, büyük bir dikkat, gayret ve süreklilik ister. Bunun yolu sürekli olarak okumak, mütalaa ve müzakere etmekten geçer. Bu bakımdan bir Nur talebesinin asıl gayesi, bu eserleri anlayarak okumak, anladığını hayatına tatbik etmek, hayatı boyunca ihlas ve istikamet üzere yaşamak olmalıdır.

Hizmeti yeni tanıyanlara ve hizmete iştiyakla katılanlara Risaleleri anlama, yaşama ve hayata yansıtma noktalarından yardımcı olmak elzemdir. Risalelerin mütaalası için küçük çapta “mütalaa grupları” oluşturulmalı ve özellikle her bir meslek grubu kendi aralarında, her yaş grubu kendi emsalleri ile bir araya gelip mütalaa ve müzakere yapmalıdır.

Risale-i Nurları anlayarak devamlı olarak okuyanlar, onun lezzetinden asla doyamazlar. Her okuyuşta onda nice engin, derin ve ince manaların olduğunu anlar, büyük bir manevî zevk alırlar.

Evet, dünyanın lezzetleri helal dahi olsa, ani ve fanidir. İnsanın yediği bir meyve veya yemekten aldığı lezzet az sonra zail olur, ondan hiçbir şey kalmaz. Fakat, kalp ve ruhuna ait olan bir lezzet, onunla beraber ebedi kalacaktır. Bu bakımdan marifet ve irfana dair olan lezzetler, ruhun ve kalbin gıdası olduğu için ebedidir, onlardan asla usanılmaz.

Okuyan veya dinleyenler içerisinde, onu anlamayanlar da asla nasipsiz kalmazlar. İhlas, sadakat ve samimiyetleri nispetinde, o hakikat nurlarından derecesine göre istifade eder ve büyük bir feyiz alırlar. Hatta Üstadımız: “Gafletle yapılan zikirler dahi feyizden hâli değildir.” buyurmaktadır.

Bu eserleri okuyan bir insanın defterine nice sevap yazılır. Bundan daha büyük bir kazanç olabilir mi? Daha sonra okundukça anlar, anladıkça okuma iştihası daha da gelişir.

  Hem insanda birçok latifeler var. Onun aklı bazı hakikatleri kavramazsa bile kalp ve ruhu hissesiz kalmaz. Okuyan kişinin idraki gelişir, kalbi inşirah eder ve ruhu birçok hakikatlere ayna olur. Bu bakımdan sabır göstermek elzemdir. Üstadımızın ifade ettiği gibi, “Büyük bir bahçeye giren herkes, elinin ulaştığı kadar meyveleri toplar.”

Üstad Bediüzzaman Hazretleri şöyle buyurur:

   “Risaleler yalnız aklî mesail-i ilmiye değil; aynı zamanda kalbî, ruhî ve halî mesail-i imaniyedir.”

   “Aklınız herbir meseleyi tam anlamasa da, ruh, kalb ve vicdânınız hissesini alır. Ne kadar istifâde etseniz, büyük bir kazançtır.”

   “Bir hakikat bütün bütün anlaşılmazsa, onu bütün bütün terk etmek caiz değildir. Ondan alınan hisse -velev ki- yetersiz ve kemal manada noksan olsa bile, onunla olan alakadarlık sürdürülmeli, koparıp atılmamalıdır.”

Bu ifadelerden de anlaşıldığı gibi, bir kişi okuduğu veya dinlediği derin ve ince bir konuyu veya bir meseleyi anlamadığı takdirde, okumayı terk etmemelisabır ve teenni ile okumaya devam etmelidir.O büyük ders-i Kur’aniyenin nurundan istifade ve istifaze etmek için azami bir gayret gerekir. Aksi halde o büyük marifet ve hakikat derslerinden mahrum kalınır. Fen sahasında ilim tahsil etmeğe başlayan bir öğrenci, “ben bu meseleyi anlamıyorum” diye fakülteyi terk etmiyor, bilakis daha fazla ceht ve gayret gösteriyor.

   Bu felaket ve helaket asrında büyük bir nimet olan Risale-i Nurlar, nice marifet, hakikat, feyiz ve esrarları havi eşsiz bir eserdir. O akılları tenvir eder; kalblere ve ruhlara inşirah verir ve iman zevkini tattırır. Risale-i Nur, latifeleri terbiye eder, fikirlere istikamet verir, tefekkürü derinleştirir; ahlak-i aliyeyi inkişaf ettirir. Hakiki ihlasa ve hakikat-ı uhuvvete mazhar kılar.

Kaynak: www.sorularlarisale.com

Risale-i Nur’un dışında kitap okuyamaz mıyız? Bu konuya bakış açımız nasıl olmalıdır?

Nur talebeleri, imanî ve Kur’anî hakikatlerin öğrenilmesinde bir tefsir olarak Risaleleri okumayı tercih etmekle birlikte, okudukları tek kitap Risaleler değildir. Onlar Risalelerden namazın niçin kılınacağını öğrenirler, ilmihal okuyarak ise nasıl kılınacağını öğrenirler.

On Birinci Lem’a’yı okuduklarında, Peygamber Efendimizin (asv) sünnetine uymanın lüzumunu anlarlar, siyer kitapları okuyarak ise sünnetin ayrıntılarını öğrenirler.

Risale-i Nur eserleri, iman noktasında, başka eserlere ihtiyaç bırakmamıştır. Yani bir kişi, mesela Haşir Risalesi’ni ve alakalı yerlerini Risale-i Nur’dan okuyup tetkik edip öğrendikten sonra, haşirle alakalı artık başka bir kitap aramasına gerek kalmaz. Çünkü Bediüzzaman Hazretleri o konuda akli, mantıki ve nakli (ayet, hadis) delilleri en mükemmel bir şekilde ifade etmiş ve başka eserlere de ihtiyaç bırakmamıştır.

Ancak Risale-i Nurların açılımı olan tarihi, coğrafik bilgileri veya biyoloji, tıp gibi ilimleri gerek müstakil gerekse Risale-i Nurla irtibatlandırarak okumakta hiçbir beis bulunmamaktadır. Konuyla alakalı olarak Bediüzzaman Hazretleri Kastamonu Lâhikası’nda şu beyanatta bulunuyor:

“Diyorlar:  ‘Said yanında başka kitapları bulundurmuyor; demek onları beğenmiyor. Ve İmam-ı Gazâlî’yi (r.a.) de tam beğenmiyor ki, eserlerini yanına getirmiyor.’ ”

“İşte bu acip, manasız sözlerle bir bulantı veriyorlar. Bu nevi hileleri yapan, perde altında ehl-i zındıkadır; fakat, safdil hocaları ve bazı sofuları vasıta yapıyorlar. Buna karşı deriz ki: Hâşâ, yüz defa hâşâ!”

“Risale-i Nur ve şakirtlerinin bir üstadı olan Hüccetü’l-İslam İmam-ı Gazalî ve beni Hazret-i Ali ile bağlayan yegâne üstadımı beğenmemek değil, belki bütün kuvvetleriyle onların takip ettiği mesleği ehl-i dalâletin hücumundan kurtarmak ve muhafaza etmektir.”

“Fakat, onların zamanında bu dehşetli zındıka hücumu, erkân-ı imaniyeyi sarsmıyordu. O muhakkik ve allâme ve müçtehid zatların asırlarına göre münazara-i ilmiyede ve diniyede istimal ettikleri silâhlar hem geç elde edilir, hem bu zaman düşmanlarına birden galebe edemediğinden, Risale-i Nur Kur’an-ı Mucizü’l-Beyandan hem çabuk, hem keskin, hem tam düşmanların başını dağıtacak silâhları bulduğu için, o mübarek ve kudsi zatların tezgâhlarına müracaat etmiyor.”(1)

(1) bk.  Kastamonu Lâhikası, (114. Mektup)

Kaynak: www.sorularlarisale.com

Risale-i Nur Nedir, Risaleler Hakkında Ayrıntılı Bilgi verir misiniz?

Risale-i Nur; asrımızın anlayış ve ihtiyacına göre yazılmış bir Kur’an tefsiridir. Her asrın manevi hastalığı ve ihtiyaçları birbirinden farklıdır. O asırda gelen alimler ise, Kur’an eczanesinde aldıkları uygun ilaçları toplayıp ümmetin istifadesine sunarlar.

Fen ve ilim asrında yaşıyoruz. Bu ise beraberinde şüpheciliği ve ispatı getirmiştir. Şüphe ve ispatçılık, sadece fen ilimlerinde kalmamış, din ve maneviyatta da kendini göstermiştir. “Görmediğime inanmam” bakışı nice itikadların sarsılmasını netice vermiştir. Böyle bir durum, imanın şartları başta olmak üzere İslam’a ait her meselenin bilimsel ve ilmi izahını gerektirmiş ve hatta bir zaruret haline getirmiştir.

İşte, Risale-i Nur’lar, başta bu ihtiyaç olmak üzere, daha bir çok konuda cevaplarımızı bulabileceğimiz bir Kur’an tefsiridir.

Risâle-i Nur, Kur’ân âyetlerini mânâ yönünden açıklamasıyla tefsir ilmi içinde değer­lendirilirken; zamanın inanç ve ahlâk gibi problemlerini tartışması açısından da kelâm ilmi çerçevesinde değerlendirilmektedir. Müellifin kendisi bu iki hususu Risalelerinde belirtmiştir.

Risâle-i Nur, konuları ele alış tarzı, muhtevasındaki derinliği ve kapsamlılığı birçok kesimin yoğun ilgisini çekmiştir. Bir yandan yurt içinde ve dışında çeşitli halk kesimleri tarafından okunmakta ve diğer yandan hakkında uluslararası sempozyumlar düzenlen­mekte ve birçok akademik makale ve tezlere konu olmaktadır.

Bunlar arasında çağdaş düşünürlerden Faslı Prof. Dr. Taha Abdurrahman, Risâle-i Nur’un düşünce dünyasında yaptığı büyük devrimden söz ederken, onun diğer yönleri­nin yanında bu yönünün de kayda değer olduğuna dikkat çekmektedir:

Alman filozofu Kant ve takipçileri, her şeyin merkezine aklı aldılar ve sadece aklın ürünü olan hususlara itibar ettiler. Hattâ bu hususta öyle ileri gittiler ki, İncil ve Kur’ân gibi semavî kitapları ve temsil ettikleri dinleri de aklın etrafında dönen diğer eşya arası­na katarak, aklı sistem içinde onlara bir tanım getirdiler. Yani, tıpkı eski insanların dün­yayı sabit sanıp güneşin de onun etrafında döndüğünü tevehhüm ettikleri gibi, aklı sabit kabul ederek semavi kitap ve dinleri onun etrafında gezdirdiler.

‘İşte Bediüzzaman, Risâle-i Nur’la düşünce dünyasındaki bu gidişatı olması gereken mecraya çevirdi—tıpkı ilim dünyasında Kopernik’in yaptığı gibi. Nasıl ki Kopernik, ‘Dünyanın sabit, güneşin onun etrafında döndüğü şeklindeki eski görüşü ortadan kaldı­rıp; onun yerine, güneşin sabit, dünyanın hem kendi etrafında, hem güneşin etrafında döndüğünü* ispat etti; Bediüzzaman da Risâle-i Nur’la düşünce dünyasında buna benzer bir inkılap gerçekleştirdi: ‘insanın düşünce dünyası sabit olamaz, her şeyi kendi etrafın­da döndürmeye gücü yetemez. Asıl sabit olan ve merkezde bulunan vahiy güneşidir. İn­sanın düşünce dünyası hem kendi ekseni etrafında döner, hem de vahiy güneşinin etra­fında döner’ diyerek insan düşüncesinin olması gereken asıl yerini tespit etmiş, aklı yal­nızlık ve karanlıktan kurtararak aydınlatmış ve rahatlatmıştır.”

Ayrıca Risâle-i Nur, bir Kur’ân tefsiri olması itibariyle, aklın yanı sıra, kalb, ruh ve di­ğer bütün duygulara da hitap etmektedir. Ahlâkın bütün boyutlarına ışık tutmakta ve bir çok sosyal probleme çözümler sunmaktadır. Ancak onun bu ve bunun gibi daha bir çok meziyetini en iyi şekilde anlamanın yolu her halde onu açıp bizatihi okumak ve yaşamakla olur.

Risale-i Nur, Bediüzzaman Said Nursi’nin yazdığı bir Kur’an tefsiridir. Müellif, Kur’an-ı Kerimi baştan sona tefsir etmek niyetiyle önce İşaratu’l-İ’caz isimli eseri yazmıştır. Bu eser, Fatiha suresini ve Bakara suresinin ilk otuz üç ayetini sırayla tefsir etmektedir. Arapça olarak telif olunan bu eser, Kur’an’ın nazmındaki mucizeliği göstermede bir şaheserdir.

Müellif, Kur’an’ın tamamını bu minval üzere altmış – yetmiş cilt olarak tefsir etmeyi düşünürken, gelişen olaylar zinciri onu Türkçe bir Kur’an tefsiri yazmaya sevk eder. Sürgüne gönderildiği Barla, Kastamonu ve Emirdağ’da, ayrıca Eskişehir, Denizli ve Afyon hapishanelerinde yirmi üç yılboyunca tefsirini yazmaya devam eder.

Risale-i Nur, Kur’an’ın baştan sona tüm ayetlerini değil, özellikle imana ve hakikate taalluk eden bin civarında ayetini açıklar. Açıklanan bu ayetlerin ışığında, diğer ayetleri de yorumlayabilecek muazzam bir altyapı kazandırır.

Risale-i Nur’da ele alınan ayetler, genelde din düşmanları tarafından tenkit konusu yapılmış ayetlerdir. Risale-i Nur, onların tenkit ettikleri noktalarda i’caz parıltıları olduğunu, aklı başında olanlara izah ve ispat eder. Nitekim, onun izahları sonucu olarak, nice din düşmanı ikna olmuş, İslam’a girmiş, ikna olmayanlar ise en azından ilzam olarak sesini kesmek zorunda kalmıştır.

Risale-i Nur’da, söz gelimi “Namaz nasıl kılınır? Farzları ve sünnetleri nelerdir?” gibi konulara girilmez. Ama, “Namaz niçin kılınır? Niçin belli vakitlerde eda edilir?” türünden soruların cevabı gayet delilli bir şekilde ele alınır. Onu okuyan biri, namaz kılma konusunda ikna olunca, nasıl kılınacağını fıkıh kitaplarından öğrenir.

Evet, Risale-i Nur,

• Kur’ânın parlak, mânevî bir i’câzı,
• Kur’ân denizinden bir damla,
• O güneşin bir ışığı,
• O hakikat ilminin kaynağından mülhem ve feyzinden gelen mânevî bir tercümesi,
• Kur’ân’ın kudsi hazinesinin sandukçaları,
• Kur’ân’ın kudsi eczanesinden birer reçete,
• Şu zamanın yaralarına en münasip bir ilâç, bir merhem,
• Zulümatın tehacümatına maruz heyet-i İslâmiyeye en faydalı bir nur,
• Dalalet vadilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber,
• Kur’ânî hakikatlere birer anahtar,
• O hakikatleri inkâr etmeye çalışanların başlarına inen birer elmas kılıç,
• Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan’ın nurani caddesinde birer elektrik lambası,
• Kur’ân nurlarının tercümanı,
• Kur’ân’ın mânevî i’câzından çıkan hiç kopmaz sağlam bir kulp,
• Karanlıklardan aydınlığa çıkaracak nurani bir vesile,
• Kur’ân’ın hakiki bir tefsiri,
• Hakikatının bir tercümanı,
• Meselelerinin bir bürhanıdır.

Risale-i Nur Külliyatı, bütün insanlığa son derece faydalı manalar ve mesajlar ihtiva eder. Hangi din veya mezhebe, hangi meslek veya meşrebe mensup olursa olsun herkesin bu ilimler hazinesinden yararlanmak en tabii hakkıdır.

Kaynak: www.sorularlarisale.com

Mutlu olmak için ne yapmalıyız?

Değerli kardeşimiz,

En büyük mutluluk, Allah’a imandır, iman ettiği Zat’a itaat etmek ve dua etmektir.

Bir müslümanın her şeyini Allah’tan istemesi, her derdine ondan derman beklemesi kadar büyük bir mutluluk olamaz.

Mutluluk daha çok saadet kelimesi ile ifade edilir.

Sözlükte “kısmetli ve talihli olmak, uğurlu gelmek” anlamındaki sa‘d kökünden isim olan saâdet kelimesi kısaca “talih, uğur, bereket” kelimeleriyle karşılanmakta, saadetin karşıtının şekāvet (talihsizlik, bedbahtlık) olduğu belirtilmekte, bu bağlamda saadet “iyi ve hayırlı olana ulaşma, Allah’ın kişiye bereket ihsan etmesi, onu mutlu kılması” şeklinde tanımlanmaktadır. (Râgıb el-İsfahânî, “sad” md.; Lisânü’l-Arab, “sad” md.; Tâcü’l-arûs, “sad” md.; Kāmus Tercümesi, “sad” md.)

Saadet ve şekāvetin açıklanmasında mutlaka dış bir varlığın etkisi, bu manada şans ve kısmet söz konusu edilmektedir. İslâm’dan önceki dönemde bu tesir genellikle yıldızlar, zaman (dehr) gibi astroloji ve mitolojiye ait birtakım sanal güçlere bağlanırken İslâm’a göre saadet ve şekāvet konusunda Allah’tan başka varlıkların ve olayların etkisi olsa da bunlar birer araçtan ibaret olup asıl ve nihaî sebep Allah’ın ilim, irade ve kudretidir.

Kuran-ı Kerîm’de saadet kelimesi yer almamakta, Hûd sûresindeki ayetlerde (11/105-108), şekāvet kavramıyla birlikte fiil ve isim olarak geçmektedir. Bu ayetlerde insanların mahşerde yargılanmak üzere bir araya getirilecekleri bildirildikten sonra kiminin bedbaht (şakī), kiminin mutlu (saîd) olacağı, bedbaht olanların ateşe atılacakları, orada sonsuza kadar ah edip inleyecekleri, mutlu olanların cennete konulacakları ve orada bitmeyen bir lutfa kavuşacakları ifade edilmektedir.

Bunun yanında Kuran’da hasene, tayyib, rızık, hayır, felâh gibi hem dünyevî hem uhrevî saadete; yine fevz, necat, sürûr gibi özellikle uhrevî saadete işaret eden başka kelimeler sıkça geçer. Ahiretteki bedbahtlık ve yaşanacak acılar için hüsran, hızy, hüzün, havf, azap gibi kavramlar kullanılmıştır.

Kuran’da uhrevî mutluluğu iman, sâlih amel, takvâ, ihsan gibi olumlu nitelik ve davranışlara sahip olanların hak edeceklerini anlatan çok sayıda ayet bulunmaktadır.

Kuran-ı Kerîm’deki saadetle ilgili kavramlar hadislerde de yer almaktadır.

Ayrıca saadet kelimesi hem dünyevî hem uhrevî mutluluk bağlamında kullanılmıştır. Buna göre;
– erdemli eş, rahat bir mesken, değerli binek (Müsned, I, 168)
– ve iyi komşu (Müsned, III, 407) kişi için saadet ve mutluluk kaynağıdır.

Yine;
– kadere rızâ (Tirmizî, “Ķader”, 15),
– ömrün uzun olması (Müsned, III, 332),
– fitnelerden uzak durma (Müsned, I, 327; Ebû Dâvûd, “Fiten”, 2),
– başkalarının hatasından ders çıkarma da (Müslim, “Ķader”, 3; İbn Mâce, “Muķaddime”, 7)
saadet sebepleri olarak gösterilmiştir.

İmam Gazzâlî, öteki İslâm ahlakçıları gibi ilim ve hikmetten duyulan aklî hazzın diğer bütün hazlardan üstün olduğunu yine onların gerekçelerine dayanarak savunmuştur. Aklî hazların en değerlisi bilginin verdiği haz, bilginin en değerlisi de marifetullahtır, Allah’ı tanımaktır; marifetullahın insan için mümkün olan en yüksek derecesine ancak ahirette ulaşılabilir. (İhyâ, II, 25-26; III, 85, 242-245; Mîzânü’l-amel, s. 3-4, 119; Mişkâtü’l-envâr, s. 10-12)

İnsan doğal olarak güzelliği sever, çirkinlikten hoşlanmaz. Güzelliğin derecesi bilgi, erdem ve amellerdeki yetkinlik seviyesine göre değişir. En yetkin varlık Allah olduğuna göre mutlak güzel olan da O’dur. İnsan için gerçek yetkinlik ve güzellik, dolayısıyla tam mutluluk Allah’a yönelmededir. Hadis olduğu söylenen bir rivayette yer alan, “Allah’ın ahlakıyla ahlaklanınız” ifadesinde kastedilen şey budur. Ancak Allah’ın ahlakı ile ahlaklanıp O’na mümkün olan en ileri derecede yaklaşmak ahirette mümkün olacaktır. Böylece insan, güzelliği ve ondan doğan mutluluğu da en ileri derecede ahirette tadacaktır. (İĥyâ, IV, 139; Mîzânü’l-amel, s. 102-108)

İslam alimleri ve düşünürleri saadeti kesin biçimde bedensel hazlardan ayırarak asıl saadetin aklî ve manevî bir haz olduğu, bilgi ve erdemle yetkinleşmiş ruhun bu dünyada saadeti eksik de olsa tadabileceği, bununla birlikte en yüksek saadetin ölümden sonra gerçekleşeceği noktasında birleşmiş, bunu da ittisal, likā, teşebbüh, tahalluk gibi Allah’a yakınlık mertebesini gösteren kavramlarla irtibatlandırmıştır.

Müslüman alim ve düşünürler bütün zihinsel ve bedensel, bireysel ve sosyal faaliyetlere insanı iki dünyanın saadetine ulaştırmaya elverişli olup olmadığı ölçüsüne göre değer yüklemişlerdir. Bu durum, çok farklı konulara dair kitapların başlıklarında saadet kelimesine yer verilmesinde görülmektedir.

Ebu Hüreyre’den (r.a.) rivâyetle, dünya ve ahirette mutlu olmak için okunacak dualardan biri şöyledir:

اَللّٰهُمَّ أَصْلِحْ لِي دِينِي الَّذِي هُوَ عِصْمَةُ أَمْرِي ، وَأَصْلِحْ لِي دُنْيَايَ الَّتِي فِيهَا مَعَاشِي ، وَأَصْلِحْ لِي آخِرَتِي الَّتِي إِلَيْهَا مَعَادِي ، وَاجْعَلِ الْحَيَاةَ زِيَادَةً لِي فِي كُلِّ خَيْرٍ ، وَاجْعَلِ الْمَوْتَ فِيهِ رَاحَةً لِي مِنْ كُلِّ شَرٍّ
اَللّٰهُمَّ مَتِّعْنِي بِسَمْعِي وَبَصَرِي، وَاجْعَلْهُمَا الْوَارِثَ مِنِّي، وَانْصُرْنِي عَلٰى مَنْ ظَلَمَنِي، وَأَرِنِي فِيهِ ثَأْرِي
اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ صِحَّةً فِي إِيمَانٍ ، وَإِيمَانًا فِي حُسْنِ خُلُقٍ ، وَنَجَاحًا يَتْبَعُهُ فَلاحٌ وَرَحْمَةً مِنْكَ ، وَعَافِيَةً وَمَغْفِرَةً مِنْكَ وَرِضْوَانًا
أَعُوذُ بِوَجْهِ اللَّهِ الْكَرِيمِ، وَبِكَلِمَاتِ اللَّهِ التَّامَّاتِ اللاَتِي لاَ يُجَاوِزُهُنَّ بَرٌّ وَلاَ فَاجِرٌ، مِنْ شَرِّ مَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَاءِ، وَشَرِّ مَا يَعْرُجُ فِيهَا، وَشَرِّ مَا ذَرَأَ فِي الْأَرْضِ، وَشَرِّ مَا يَخْرُجُ مِنْهَا، وَمِنْ فِتَنِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ، وَمِنْ طَوَارِقِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ، إِلاَّ طَارِقًا يَطْرُقُ بِخَيْرٍ يَا رَحْمَنُ

Allah’ım! işimin koruyucusu  dinim ile beni ıslah eyle. Geçimimi sağladığım dünyamı benim için ıslah eyle. Ebedî yaşayacağım ahiret hayatımı ıslah eyle. Hayatı benim için bütün hayırları artırmaya vesîle eyle. Ölümü de bütün şerlerden korunarak rahata ermeye vesîle eyle.

Allah’ım, işitmem ve görmem ile beni faydalandır. Onları bana varis kıl. Bana zulmedene karşı yardım eyle. Ondaki intikamımı bana göster.

Allah’ım Sen’den îmanda sıhhat, güzel ahlâkta îman, arkadından kurtuluş gelen muvaffakiyet, katından rahmet, âfiyet, mağfiret ve rızâ istiyorum.

Allah’ın kerîm olan rızası ile, Allah’ın, muttakî olsun, fâcir olsun hiç birinin ondan daha güzeline söyleyemeyeceği mükemmel kelimeleri ile, semadan inen, semaya yükselen şerlerden, yeryüzünde yarattığı şerden, yeryüzünden çıkan şerden, gece ve gündüzün fitnesinden, hayır getiren şeyler hâriç gece ve gündüz gelen musibetlerden San’a sığınırım ey Rahman! (bk. Taberânî, Dua,  121,  nr. 1455; Hâkim, Müstedrek,  I, 704, nr. 1918, 1919; Mâlik, Muvatta’, II, 950, nr. 10)

Kaynak: www.sorularlaislamiyet.com